Sohbet muhabbet sohbet
Sohbet Okey Oyna


  • Konu İçeriğini Görebilmek İçin Lütfen Üye Olun. Aksi Takdirde İçeriği Göremezsiniz.

OSMANLI DEVLETİ KURULURKEN BİZANS’IN VAZİYETİ

[ZF] Konu Bilgileri

Konu Hakkında Merhaba, tarihinde Tarih kategorisinde Very_SweeT tarafından oluşturulan OSMANLI DEVLETİ KURULURKEN BİZANS’IN VAZİYETİ başlıklı konuyu okuyorsunuz. Bu konu şimdiye dek 199 kez görüntülenmiş, 0 yorum ve 0 tepki puanı almıştır...
Kategori Adı Tarih
Konu Başlığı OSMANLI DEVLETİ KURULURKEN BİZANS’IN VAZİYETİ
Konbuyu başlatan Very_SweeT
Başlangıç tarihi
Cevaplar
Görüntüleme
İlk mesaj tepki puanı
Son Mesaj Yazan Very_SweeT

Very_SweeT

Kardelen Çınar
Üye
Katılım
29 Ağu 2020
Mesajlar
5
Tepkime puanı
57
Puanları
48
Yaş
33
Konum
İstanbul/izmir
Burç
Akrep
Mesleği
Sağlık Yönetimi/ Yönetici

İtibar:

OSMANLI DEVLETİ KURULURKEN BİZANS’IN VAZİYETİ



Osmanlı devletinin kurulup gelişmesini iyi kavrayabilmek için, Anadolu’nun o zamanki siyasî çehresini, kültür durumunu ve etnik vaziyetini tahlil edebilmek üzere Selçuklulardan itibaren Anadolu beyliklerini kısaca da olsa, tetkike nasıl lüzum varsa; aynı noktaların aydınlanması ve bilhassa Osmanlıların süratle gelişmelerinin sırrını kolaylıkla çözebilmek için de, Bizans’ın on üçüncü ve on dördüncü asırlardaki vaziyetini gözden geçirmek lazımdır.



Malazgirt meydan muharebesinden sonra (1071), Bizanslılar Anadolu’yu kaybetmeye başlamışlardı. Gerçi Bizanslılar, Malazgirt’ten sonra da Anadolu’nun Türkleşmesine mâni olmak için gayret sarfettilerse de, kudretleri böyle bir işe mâni olmaya kâfi değildi. Haçlı seferleri Türklerin Anadolu’ya tamamen yerleşmesine bir müddet mâni oldular. Haçlı seferleri Bizans için de pek hayır getirmedi. Zira bu seferler Bizans’ın da tahrip edilmesine ve idarenin 57 yıl müddetle Latinler eline geçmesine sebep oldu. Paleoloğ’ların gayretiyle 1261 de Bizans imparatorluğu yeniden kurulduğu zaman, imparatorluk her bakımdan zayıflamış, arazisi küçülmüş ve perişan hale düşmüştü.



İmparatorluk arazisi küçüldüğü, ve imparatorluğa asker veren ülkeler elden gittiği için Bizans’ın ordusu kalmamış gibiydi. Bizanslıların ordu dedikleri şey; çeşitli milletlerden ücretle toplanmış bir kalabalıktan ibaretti. Bizans, bu gayrı mütecanis asker topluluğunun maaşlarını da doğru dürüst veremiyordu. Kara ordusu böyleyken, tabii denizcilik de aynı perişan manzarayı gösteriyordu. Akdeniz’de bir kuvvet kesilen Venedik ve Cenevizliler, Ege’deki Bizans hâkimiyetini baltalıyor, Bizanslılar onların Ege ada ve kıyılarında yerleşmelerine mâni olamıyordu.



Mihael Paleólogos (1259-1282) Lâtin hükümetinin yerine Bizans imparatorluğunu bu perişan durum içinde yeniden tesis ederken; Anadolu’da, Bizans’ın lehine sayılacak hâdiseler cereyan etmekteydi. Anadolu Moğol istilâsına uğrayarak Selçuklu devleti İlhanlı nüfuzu altına düşerken Anadolu’daki Türk kudret ve vahdeti sarsılıyordu. Fakat Bizans’ın sosyal ve ahlâkî yapısı zayıflamış olduğundan, Anadolu’daki Türk idarî vahdetinin sarsıntı geçirmesinden faydalanamadı. İlhanlı hâkimiyeti neticesi Selçuklu devleti yıkılmaya yüz tutarken, yeni Türk devletleri doğup gelişmeye başladı. Zira Türklük Anadolu’ya dinî ve sivil mimarî şaheserleri, kültür müesseseleri, halk el sanatları ve ticareti ile öylesine yerleşmişti ki, Moğol istilâsı gibi asyaî hareketler, Anadolu Türklüğünü söndürmek surda dursun, Türklüğe yeni direnme ve bu direnmeye istinat ederek ileriye atılma heyecan ve cesareti verecekti.



Mihael Paleologos’tan sonraki İmparator İkinci Andronikos (1282-1328), bu vaziyet karşısında, Anadolu’yu siyasî nüfuzları altında tutmakta olan İlhanlılardan medet ummaya başladı. Bizans imparatoru, kızı olduğu söylenen Prenses Marya’yı, İlhanlı hükümdarı Gazan Mahmut Han’a zevce olarak vermek suretiyle onlardan yardım vaadi aldı, Marya yolda iken Gazan Han öldüğünden, Bizanslı Prenses Gazan Han’ın kardeşi Olcayto Han’a zevce oldu. Lâkin o, Bizans’ın yardım talebine önem vermediğinden imparatorun bu ümidi de suya düştü.



İkinci Andronikos İlhanlılardan yardım beklerken, Bizans’ın Anadolu hudutlarında kurulmuş bulunan Türk beylikleri her gün biraz daha imparatorluk arazisinden parçalar kopararak büyüyorlardı. Osman Beyin taze kuvvetleri bunların en başında geliyordu.



İmparator Andronikos doğudan gelecek yardımdan ümidini kesince, yüzünü batıya Hıristiyanlık dünyasına çevirdi. Ücretle tutulmuş insanlardan müteşekkil bir kalabalığı yardıma çağırdı. İspanya kiralı Ferdinand Dragon, Sicilya kiralı Şarl D’anju (Charles d’anjou) ile sulh imzalayınca, kendi hizmetinde kullandığı sekiz bin Katalonyalı askeri Bizans’a göndermişti (1302). Roje dö Flar ismindeki maceracı bir kumandanın emrinde bulunan bu sekiz bin Katalan, kumandanları gibi maceracı ve nizam dinlemeyen topluluktan ibaretti. Katalanlar İstanbul’a gelir gelmez önce Galata’daki Cenevizlilerle boğazlaşıp, onun arkasından Bizans halkını soymaya başlayınca, imparator bunları şehirden uzaklaştırmaya çalıştı. Anadolu’ya sevketmek üzere Kapıdağı’nda karaya çıkarttı.



Soygun ve macera harbinden başka bir şey yapmayan Katalanlar Anadolu’da Karesi ve Germiyanlı Türklerle çarpıştıktan sonra Kilikya’ya kadar gittiler; oradan dönüp yine soygun çarpışmaları yapa yapa batıya geldiler ve Rumeli’ye geçtiler. Reisleri Roje dö Flar, Edirne’ye giderek babası Andronikos ile birlikte İmparatorluk eden Mihael’e arzı tazimatta bulunmak isterken bir Alan tarafından öldürülünce, bundan muğber olan Katalanlar işi büsbütün azıttılar. Soygun ve tahriplerini artırdılar. Bir müddet Gelibolu’da tutunarak, intikam almak gayesiyle imparatorun topraklarına akınlar yaptılar. Sonra yine tahriplerle maceracı hareketlerine devam ederek Atina’ya kadar ilerlediler, orada bir hükümet kurdular.



Bu vaziyette imparatorun batıda yardım ümidi neticelenmiş olmayıp, ayrıca yeni belâların ortaya çıkmasına, sebep olmuştu. İmparatorluk arazisi dahilindeki halk vergi yükünden ezilir, derebeyi vaziyetindeki eyalet valileri ile memurların zulüm ve adaletsizliklerinden bezginlikleri artmakta devam ederken, Bizans merkezinde de siyasî krizler ve taht kavgaları sürüp gidiyordu. İmparator İkinci Andronikos, oğlu Mihael ile birlikte saltanat sürmekte iken, Mihael’in 1320 yılında ölmesi üzerine Mihael’in oğlu genç Andronikos büyük babası ihtiyar Andronikos ile taht kavgasına girişmiş, en sonunda saray nazırı Kantakuzen’in de yardımiyle 1328 de ihtiyar Andronikos’u hal’ ederek Bizans tahtına oturmuştu.



Genç Andronikos, imparatorluğunu Anadolu ve Balkanlardan tehdit eden kuvvetlerle uğraşmak üzere faaliyete geçti. Balkanlar cihetinde Bulgar kiralının ileri hareketini durdurdu. Anadolu cihetinde Bursa’yı aldıktan sonra İznik’i kuşatan Orhan Bey ile muharebe etti. Balkanlardaki muvaffakiyetine rağmen Orhan Bey karşısında mağlup oldu. Yaralı vaziyette muharebe sahasından güçlükle sıyrılıp kurtulabildi (1330). Bunun arkasından İznik, İzmit gibi mühim merkezler Türklerin eline geçtikten sonra, Türkler Boğaziçi kıyılarına kadar sokuldular.



Bu sırada Balkanlarda Bizans için yeni bir tehlike daha belirmişti. Bu yeni tehlike Bizans başşehrini dahi almaya niyetlenen Sırp kiralı Istefan Duşan idi. Sırpların bu en kudretli krallarının arz ettiği tehlike karşısında Bizans İmparatoru Türklere yanaşmak ve onların dostluğundan faydalanmak istedi. İmparator genç Andronikos bu gaye ile Orhan Beye bir heyet yolladı. Fakat 1341 yılında ölümü Bizans merkezinde saltanat için yeni kavgaların doğmasına âmil oldu.



Andronikos’un küçük yaştaki oğlu Yuannis (Jan)e vasi tâyin edilen başvekil Kantakuzenos bir fırsatını bularak Dimetoka’da hükümdarlığını ilân etti. Lâkin Kantakuzenos’un imparatorluğu İstanbul ve Edirne’de kabul edilmedi. Edirneliler Bulgar kiralını yardıma çağırırken, tahtı elinden kaçırmak istemeyen Kantakuzenos da Sırp kiralı ile anlaşmak istedi; buna muvaffak olamayınca Aydınoğlu Gazi Umur Beye başvurdu. Umur Bey 32 gemi, 29 bin askerle yardıma geldi. Bulgarları Dimetoka’dan geriye attı. Umur Bey ertesi sene yine Rumeli’ye geçti ve Kantakuzenos’un rakiplerini tepeledi. Umur Bey Bizanslılara yardım için 1345 de üçüncü defa olarak Saruhan beyliği ile Karesi Oğullarının kuvvetleri de yanında bulunduğu halde Rumeli’ye geçmiş ve dostu Kantakuzen’in hasımlarını ezerek Bizans imparatoruna kıymetli yardımlarda bulunmuştur.



Umur Beyin bu üçüncü yardımından sonra Kantakuzenos, Umur Beyin tavsiyesiyle bundan böyle Orhan Gazi’den de yardım temin edip ona istinadetti. 1346 da kızı Teodora’yı Orhan Beye vererek dostluğunu akrabalık bağı ile takviye etti. Orhan Beyden ilk defa beş altı bin kişilik yardım kuvveti temin eden Kantakuzenos, Türk askerlerinin başarısı sayesinde, Yuannis’e karşı Rumeli’deki vaziyetini iyice kuvvetlendirdi. Rumeli’de emin ve hâkim vaziyete geçince Bizans’ı almaya karar verdi. Orhan Beyden aldığı kuvvetlerle beraber Bizans’ı kuşattı. Bir senelik kuşatma sonunda, şehirdeki taraftarlarının surlardaki bir kapıyı açmaları neticesi şehre dahil oldu. Nihayet Yuannis’le müştereken imparatorluğu kabul edildi.



Kantakuzenos, 1347 yılında damadı Orhan Gazi ile Üsküdar’da görüşmesini müteakip, Sırplara karşı kullanılmak üzere altı bin kişilik yardımcı Türk kuvveti temin etti. Kantakuzenos, sıkıntıya düşünce hemen Türklere başvurarak yardım kuvveti temin etmesine ve mevkiini Türklere medyun bulunmasına rağmen, Türklerin aleyhine çalışmaktan da asla geri durmadı. Hattâ Papaya müracaat ederek Türklere karşı bir Haçlı seferi yapılmasını dahi istedi ve bu mesele üzerinde hayli durup uğraştı.
Yuannis’le müşterek saltanatı sırasında Rumeli’de kullanılmak üzere iki üç defa daha Türklerden yardım kuvveti alan Kantakuzenos 1353 de asıl imparator Yuannis’i Bozcaada’ya sürerek hapsettirmişti. Aynı sene içinde Bizanslılara yardım için gittiği Rumeli’den dönen Orhan Gazinin büyük oğlu Süleyman Paşa, Gelibolu yarımadasındaki Çimpe kalesine bir miktar asker bırakmıştır. Türklerin Rumeli’de tutunması işte asıl bu tarihten itibaren başlamaktadır.

1354 de Türkler Gelibolu’yu alınca, imparator Kantakuzenos tehlikenin vehametini kavramış, Türkleri Rumeli’de tutunmaktan alıkoymak için Sırp ve Bulgarlardan yardım istemişse de muvafık cevap alamamıştır. Bu arada Yuannis Bozcaada’dan kaçmış, İstanbul’a gelerek şehirde bir ayaklanmaya sebep olmuştur. Ayaklanma sonunda Kantakuzenos tahtını kaybederken, Yuannis onun yerine Bizans’ın imparatorluk tahtına kuruluyordu (1355).

Bir taraftan Bizans merkezindeki taht kavgaları, öte taraftan da Anadolu’dan sonra Rumeli cihetinden de sıkışması, Bizanslı idarecileri şaşkına çevirmişti. Bizans’ın hasmı bir tane değildi; en başta fena idare ile taç kavgaları imparatorluğu her gün biraz daha çökertiyordu. Balkanlarda Sırp ve Bulgar tehlikesi, imparatorları sık sık Türklerden yardım ricasına mecbur ediyor, taç kavgaları devam ettikçe Türklerin Bizans üzerindeki nüfuz ve müdahaleleri o nispette artıyordu. Bütün bu hallerden ustaca istifade eden Türkler Balkanlarda adım adım ilerliyorlardı.



Türklerin Balkanlardaki ilerleyişi fazlalaşınca imparator yardım temin etmek için Avrupa’ya gitti. Avrupa dönüşü Macaristan’dan geçerken ziyaret ettiği Macar kiralına, yardım yapıldığı takdirde Katolikliği kabul edeceğini bildirdi. Macaristan’dan memleketine avdet ederken birçok sıkıntılar atlattı. İmparatorun bu vaadini gerek Bizans halkı gerekse Balkanlılar hoş karşılamıyordu. Balkanlılar mezhep değiştirmektense Türklerin dinî toleransından faydalanarak Türk idaresinde yaşamayı daha uygun buluyorlardı.

İmparator Beşinci Yuannis karısının ve tebaasının muhalefetine rağmen, kiliselerin birleşmesi işini görüşmek üzere Roma’ya gitti. Roma’da katolikliği resmen kabul etti (1369). Papa bir taraftan imparatorun katolikliği kabul ettiğini ilân ederken, aynı zamanda bütün Rum papaslarının da mezhep değiştirmek suretiyle imparatoru takip etmelerini tavsiye ediyordu. Fakat imparatorun katolikliği kabul etmesi Rum papasları üzerinde katoliklik lehine bir tesir yaratmadı. Bilâkis eskiden beri Katoliklerle Ortodokslar arasında mevcut olan mezhep münaferetini körükledi, Yuannis de Roma’dan ayrıldıktan sonra Avrupa’nın mühim merkezlerini dolaşarak pek çok yardım vaadi aldı ama bütün bu vaadler tamamen lâfta kaldı.

Bütün bu haller Türk muvaffakiyetini kolaylaştırmaktaydı. Batıdan istenen yardımdan kat’i şekilde ümit kesilince Bizans imparatorları Türklerle anlaşmaya mecbur oldular. Türklerin Balkanlardaki fütuhatını tanıdılar, hattâ Bizans’ta Türkler için bâzı haklar tanımak zorunda kaldılar. Maamafih fırsat düştükçe Türkler aleyhine açık veya gizli entrikalar çevirmekten geri durmadılar. Nihayet Balkanlarda da vaziyetlerini sağlamlaştıran Türkler Bizans’ı zapt etmek üzere kuşatma hareketlerine tevessül ettiler. 1402 Ankara harbi Bizanslılara rahat nefes aldırdı ama, Bizans artık o derece çökmüş, buna mukabil Türk devleti o kadar kuvvetli temeller üzerine bina edilmişti ki, neticede yıkılmaktan kurtulamadı.



Kayılar rastladıkları ili muharip ordudan mağluba yardıma koşarlarken

(Mufassal Osmanlı Tarihi Tablosu No: 1)




OSMANLILARIN ASLI

KAYILAR

Dünya tarihi seyrinin değişmesine tesir eden Büyük Osmanlı İmparatorluğunu kuranların; Oğuzların Kayı boyundan olduğu, bugün tahakkuk etmiş sayılmaktadır. Eski Osmanlı tarihleri ile yeni tetkikler, bunlara ilâveten tarih geleneği; Osmanlıları, Oğuzların Kayı boyuna mensup bulundukları neticesine götürmektedir.

Osmanlıların Anadolu’ya geldikleri zamanki aşiret devirleri ile devletin kurulduğu ilk zamanlara ait tarihleri hayli karışıktır. Bu devrelere ait tarihler sonradan kaleme alınmış eserler olduğu için, bâzı hususlarda kat’î hükümlere varabilmek üzere yeni tetkiklerin neticesini beklemek lâzımdır.

Osmanlıların aslına ve Kayılara dair son yapılan tetkikler Osmanlı devletini kurmuş olan ailenin, Oğuzların sağ kolu (Bozoklar) olan Gün Han kolunun Kayı boyundan olduğu hakikatim tarih geleneklerine uygun tarzda neticeye bağlarken; Kayılardan bahseden eski eserlere, Türk kabilelerinin İran’dan itibaren batıya doğru göç hareketlerine ve bilhassa Anadolu’da Kayı adını taşıyan köy isimlerinin yerlerine müsteniden, Kayıların Anadolu’ya gelişlerinin, Osmanlı tarihlerinin yazdıkları gibi on üçüncü asır ortalarında değil, Malazgirt harbini müteakip olduğu neticesine varmaktadır.



On beşinci asırda kaleme alınmış olan en eski Osmanlı tarihleri, Kayıların, Merv yakınındaki Mâhân şehrinde Süleyman Şah idaresinde yaşarken Moğol istilâsı üzerine batıya kaçarak Birinci Alâeddin Keykubat (1219-1236) zamanında Anadolu’ya geldiklerini bildirmektedir. Halbuki zamanımızın yeni tarih görüşünün ışığı altında, başka kaynaklara da istinat etmek suretiyle yapılan son incelemeler eski Osmanlı tarihlerinin bu ifadelerinin doğru olmadığını göstermektedir. Selçuklu hükümdarı Alp Aslan’ın 1071 Malazgirt zaferini müteakip, Selçuklular Anadolu’yu istilâya, daha doğrusu istilâ suretiyle Türkleştirmeye başladıkları sırada kendilerine bağlı birçok Türk aşiretini Anadolu’ya getirerek kısım kısım muhtelif yerlere yerleştirmişlerdir. Kayıların da bu arada Anadolu’nun bâzı yerlerine yerleştikleri muhakkaktır.



Tarih geleneklerine göre, Kayılar, Birinci Alâeddin Keykubat zamanında Ankara’nın batısındaki karacadağ mıntıkasına yerleştirilmiş bulunuyordu. Kayıların Karacadağ’a ne zaman yerleştirildiklerini kat’i şekilde tespite imkân olmamakla beraber, bunların on üçüncü asır ortalarında Karacadağ mıntıkasında bulundukları ve yine Kayılardan bir kısmının Söğüt ve Domaniç havalisine gelerek Osmanlı devletini kuranların çekirdeğini teşkil ettikleri tarihî bir hakikattir. Kayılar Söğüt havalisine geldikleri zaman reisleri Ertuğrul Beydi.




Kayı aşiretinin Süleyman Şah maiyetinde Anadolu’ya gelirken
ilk Osmanlı tarihçilerine göre, takip ettiği yollar.
(Bu husustaki bilgiler metinde izah edilmiştir)




Türk tarih geleneğine ve Oğuzlardan bahseden eski kaynaklara nazaran, 24 Türk kabilesi arasında Kayıların mühim bir mevkii vardır. Yukarıdaki tabloda gösterilen 24 Oğuz boyu (kabilesi Oğuz efsanesine göre Oğuz Hanın altı oğlunun dörder oğlunu, yâni Oğuz Hanın 24 torununu göstermektedir. Bunlardan Kayı, Oğuz Hanın büyük oğlu Gün Hanın birinci oğludur.



Kayılardan bahseden en eski eser Kaşgarlı Mahmud’un «Divan-ı Lûgat-üt Türk» isimli eseridir. Kaşgarlı Mahmut bu boyun adını Kayığ şeklinde yazmaktadır. Reşideddin’in Camiüttevarih’inde Kayılara 24 Oğuz boyu arasında birinci mevki verilmiştir.




Osmanlıların Kayılara mensubiyetini kaydeden ilk eser ise; Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuknâmesi’dir. Yazıcıoğlu Ali on beşinci asrın ilk yarısında yaşamış ve eserini İkinci Murat namına kaleme almıştır. Buna mukabil Ahmedî, Âşık paşazade, Oruç Bey ve anonim Tevarih-i Âl Osman’da Osmanlıların Kayılara mensubiyetinden pek bahsedilmez. İdrisi Bitlisi, Hasan Bayatî, Acem Hâmidî, Müneccimbaşı gibi müelliflerin Osmanlıların Kayılardan olduğunu kaydeden eserlerinin kaynağı Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuknâmesi olması lâzımdır.



Okundan çıkmış yay ile iki ok şeklinde Kayı boyu damgasına ilk defa İkinci Murad’ın bâzı sikkelerinde rastlanmaktadır. Daha sonra bu damga Osmanlı hükümdarlarının yedi tasarruflarına geçen ve hazinelerine giren silâhlarına vurulmuştur. Bu hususta Hünernâme adlı eserde şu malûmatı bulmaktayız; «Oğuz neslinden olan Osmanlı Türkleri bu damgayı kabul ve Istablıâmirelerinde dahi bu şekil ile mamulunbihtir». Hünernâme bu şeklin Şahin mânasına geldiğini kaydettiği gibi diğer boyların da işaret ve mânalarını bildirmektedir. Bu kitap Osmanlı Türklerinin ceddinin Oğuz Türkleri olduğu malûmatını veren kıymetli bir mehazdır.



Ertuğrul Bey ve nesebi

Kayıların Söğüt ve Domaniç havalisine geldikleri sırada reisleri bulunan Ertuğrul Bey’in nesebi kat’i şekilde tespit edilememektedir. Kayıların Anadolu’ya geliş zamanları gibi, kimler idaresinde geldikleri de iyice bilinmemektedir. Zira, elimizde Osmanlı beyliğini kuran şahısları ilk yıllardan itibaren tanıtan vekayinameler tam değildir. Osmanlı tarihlerinin hemen hepsinin birbirinden ufak farklarla anlattıkları Süleyman Şah hâdisesi belirli bir kaynağa istinad etmemektedir. Onun için, Ertuğrul Bey’in babasından başlayarak nesebini şüpheye meydan vermeyecek tarzda tespit edebilmemiz, ancak yeni bulunacak vesikalara ve yapılacak ilmî tetkiklerin neticesine bağlıdır.



Ertuğrul ve Osman Bey zamanında yaşamış olan Rum müverrihleri ile Selçuklu vaka’nüvislerinin eserlerinde Ertuğrul Beyden hiç bahis yoktur. Kendisinden bahis olmadığı için tabii nesebinden de bahis olmayacaktır. Ertuğrul Bey’den bahseden eserler, onun ölümünden en az yüz sene sonra kaleme alınmışlardır. Ertuğrul’un ismine ilk defa Yıldırım Bayezid’in gazalarına iştirak etmiş olan Şemseddin Muhammedül Cezerî’nin Tarihül İslâm adlı kitabında rastlanır. Burada, Osman Bey’in Bilecik fethi anlatılırken babasının adı Erdukrul şeklinde kaydedilip geçilir. Ertuğrul Bey’in nesebini tesbite delil ve medar olabilecek en eski kayıtlara, on dördüncü asrın sonları ile on beşinci asrın başında yaşamış olan Şair Ahmedî’nin îskendernamesinde ve yine on beşinci asrın ilk yarısında yaşamış bulunan Yazıcızade Ali’nin Âl-i Selçuk tarihinde rastlanır. Yazıcızade bu eserinde Birinci Alâeddin Keykubat’tan bahsederken «Rum ucunu Kayı’dan Ertuğrul’a ve Gündüzalp ve Gökalp’e ısmarladı» demektedir. Bu ifadeden Gündüzalp’in, Ertuğrul’un babası olduğu neticesini çıkaranlar olduğu gibi, Ertuğruğrula nisbeti olmayan başka bir uc beyi olabileceğini tahmin edenler de vardır.



Fatih devri şairlerinden Enverî ve Fatihan son veziriazamı Karamanı Mehmet Paşa, Ertuğrul’un babasını Gündüzalp olarak zikrederler. Behçet-üt Tevarih sahibi Sükrullah’dan başlamak üzere İkinci Bayezit ve müteakip padişahlar zamanında yaşamış ilk Osmanlı tarihçilerinden Âşıkpaşazade, Oruç Bey, İdrisi Bitlisi, Neşrî, Lütfi Paşa, İbni Kemal, Hoca Sadeddin; Ertuğrul’un babasını Süleyman Şah diye kaydettikten sonra birbirinden ufak tefek farklarla Nuh Peygambere kadar giden bir şecere tanzim ederler.



Aşıkpaşazade, Oruç Bey ve Neşrî gibi müverrihlerden daha önce yaşamış bulunan Ahmedî, Yazıcızade Ali, Enverî, Karamanî Mehmet Paşa gibi kimselerin eserlerinde Gündüzalp ismine rastlandığına; mezkûr müverrihlerin Süley’man Şaha atfettikleri maceranın da yaşadığı işaret edilen devrin tarihî hâdiselerine pek tetabuk etmediğine göre; Ertuğrul’un babasının Süleyman Şah değil Gündüzalp olması daha kuvvetle muhtemeldir.



Âşıkpaşazade ve diğer ilk Osmanlı müverrihlerinin eserlerinde Kayıların Anadolu’ya gelişleri ve Ertuğrul Bey idaresinde Söğüt havalisine yerleşmeleri hulasaten şöyle anlatılmaktadır:




Emrinde bulunan kabileleri ile birlikte İran’da Mâhan şehrinde oturan Süleyman Şah bin Kaya-Alp Acem beylerinin tahrik ve teşviki neticesi batıya doğru hareket etmiştir. Süleyman Şah Doğu Anadolu’ya girdiği zaman maiyetinde 50,000 göçebe Türk bulunmaktadır. Bunlarla Erzurum, Erzincan taraflarında dolaşmış, bâzı fütuhatta bulunmuş, göçebe Türkler dağlık arazide davarlarını barındıramadıkları için güneye inmiştir. Bu arada Süleyman Şah, Ca’ber kalesi önünde Fırat nehrini geçerken boğulmuş ve oraya defnedilmiştir. Halen burası Türk mezarı diye meşhurdur. Süleyman Şah’ın boğulması maiyetindeki-lerin dağılmalarına sebep olmuştur. Bunlardan bir grup Süleyman Şah’ın Sungur Tiğin, Gün Doğdu, Ertuğrul ve Dündar adın-daki oğullarının etrafında toplanmışlar ve Pasin ova-sındaki Sürmeliçukur’a gitmişlerdir. Bunlardan Gün Doğdu ve Sungur Tiğin oradan eski vatan-larına dönmüşler, Ertuğrul ise kardeşlerinden Dündar ve 400 kadar maiyeti ile Sürmeliçukur’da kalarak birçok cenklere iştirak etmiştir. Ertuğrul Bey o arada Saveci (Savcı) veya Sarubatı adındaki oğlunu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubad’a göndererek kabîlesi için bir yer istemiştir. Alâeddin Keykubat ona Söğüd’ü, Domaniç dağı, ve Ermeni Beli’ni vermiş; Ertuğrul da önce Ankara yakınındaki Karacadağ’a, sonra da kendisine yurt olarak verilen yerlere gelip yerleşmiştir.»



Kayıların reisi Ertuğrul Beye kışlak olarak Söğüt, yaylak olarak da Domaniç verilip de buralarda yerleşince huduttaki Kumlarla birtakım mücadelelerde bulunmuştur. Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyaseddin Keyhusrev (1264-1283) Cimri hâdisesinden sonra hududa geldiği zaman Ertuğrul Bey, sultanı selâmlayarak hediyelerini sunmuştur. Selçuklu sultanının 1279 senesine rastlayan bu ziyareti sırasında Ertuğrul Bey uçta aşiret beyi bulunmakta idi.



Osmanlı tarihlerinin çoğu Ertuğrul Beyin ölümünün 1281 yılında vaki olduğunu, öldüğü sırada 90 yaşını aşmış bulunduğunu kaydederler. Ertuğrul Beyin mezarı Söğüt’tedir.



OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN HAYATINDAKİ SAFHALAR



Onüçüncü asır kapanırken tarih sahnesine çıkan Osmanlı devletinin altıyüz seneyi aşan ömrü, devletin hayatında göze çarpan bâzı safhalara göre beş bölüme ayrılır. Bunlar: «Kuruluş», «Yükselme», «Duraklama», «Gerileme» ve «Dağılma» devirleridir. Gerçi gerileme devrini takiben Islahat, Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerini de ayrı bölümler sayanlar varsa da, bu hareketlerin her üçü de gerilemeyi önleyip, parçalanıp dağılmayı kati şekilde durduramadığından hepsini birden dağılma devrinin içinde mütalâa etmek daha doğru olur.



Kuruluş Devri : (1299-1453)



Devletin hayatındaki ilk safha «Kuruluş» devridir. Başlangıçtan 1453 de İstanbul’un fethine kadar süren bu iki safha, şayet 1403 de Timur’un Ankara’da Yıldırım Bayezid’e indirdiği darbe olmasaydı daha erken tamamlanabilirdi.



Osmanlı devletinin ilk hükümdarı olan Osman Gazi, babasından sadece bir aşiret reisliğini devraldığı halde, yüksek zekâsı ve bitip tükenmeyen gayretleri sayesinde, tarihte cihanşümul bir devletin kurucusu olarak ebedileşmiştir.



Oğlu Orhan Gazi, babasından devraldığı Osmanlı ülkesini bir hayli büyültmüştür. Orhan Gazi’nin başa geçtiği sıralarda Bursa’nın zaptı önemli bir hamle olmuş ve bu şehir Osmanlı devletine merkez yapılmıştır. Türklerin Rumeli’ye geçmesi gibi mühim bir hâdise ile devletin teşkilâtlanmasına ait idarî, adlî ve askeri ilk müessese ve organizasyonların meydana getirilmesi onun zamanında olmuştur. Teşkilâtlanma ve idare işlerinde Orhan Gazi’nin kardeşi Alâeddin Paşa ile Çandarlı ailesinin hizmeti mühimdir. 1356 da Rumeli’ye geçiş hâdisesinde Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın gayret ve hizmetleri bilhassa zikre değer. Türklerin Rumeli’ye geçmeleri, Osmanlı devletinin sadece Asyalı kalmayacağına ve ilerde cihanşümul olabileceğine ilk delildir.



Muharebe meydanında ölen ilk padişah Murad Hüdavendigâr zamanında, Osmanlı devleti, artık Balkan fütuhatı münasebetiyle, Avrupalıların bir haçlı ordusu manzarası gösteren birleşik kuvvetlerini yenmek için muharebeler vermiştir. 1389 da Kosova ovasında verilen meydan muharebesi işte böyle bir savaştır. Birinci Kosova zaferi ile Balkan hâkimiyeti için ilk büyük engel yenilerek aşılmıştır. Kapıkulu askerî teşkilâtı da ilk defa Murad Hüdavendigâr zamanında kurulmuştur.



Yıldırım Bayezid’in kazandığı Niğbolu meydan muharebesi (1398) ile İkinci Murad’ın Varna (1444) ve İkinci Kosova (1448) zaferleri de gene bir haçlı ordusu mahiyetini taşıyan müttefik Hıristiyan kuvvetlerine karşı kazanılan harplerdir. Bu mühim savaşlarda elde edilen parlak başarılar sayesinde Balkanlarda birkaç asır devam edecek olan Türk hâkimiyetinin temelleri kuvvetle atılmıştır.



Kuruluş devrinin en ateşli hükümdarı Yıldırım Bayezit, Anadolu ve Rumeli’de üst üste zaferler kazandıktan başka, İstanbul’u da kuşatarak Bizanslıları hayli sıkıştırdığı sırada, Osmanlı devleti büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalmıştır. Bu tehlike; Maveraünnehir’de büyük bir devlet kurduktan sonra batı istikametinde istilâ hareketlerine devam eden Timur’du. Yıldırım Bayezit 140? de Ankara’nın Çubuk ovasında mağlûp olarak Timur’a esir düşünce; Osmanlı devleti yıkılma tehlikesi atlattı. Timur, Ankara muharebesinde sadece Bayezid’ı esir etmekle kalmadı, Yıldırım’ın uzun uğraşmalar sonunda kurmuş olduğu Anadolu Türk birliğini de bozdu. Zira Timur, Anadolu beylerini eski beyliklerinin başına geçirdi. Bu arada, Ankara harbini müteakip Yıldırım’ın oğullan arasında on sene (1402-1413) devam eden saltanat kavgaları da devlet için hayli zararlı ve sarsıcı oldu.



Yıldırım Bayezid’in oğullarının en diplomatça hareket edeni Çelebi Mt imet, saltanat kavgaları devrine nihayet vererek Osmanlı tahtına yalnız başına sahip olunca; Timur’un yıkıcı tesirlerini ortadan kaldırmaya ve Osmanlı devletini hemen hemen Ankara muharebesinden önceki durumuna getirmeye muvaffak olmuştur. Böylece de, Osman Gazi, Osmanlı devletinin nasıl ilk kurucusu olmuşsa Timur’un bu devleti parçalamaya matuf siyaset ve hareketlerini önleyip birliği temin etmekle Çelebi Sultan Mehmet de hakkiyle ikinci kurucusu vasfını almıştır.



Osmanlı padişahları, devletin İlk kuruluş günlerinden itibaren, bir taraftan Hıristiyan ülkelerinde fetihler yaparken, öte yandan da Anadolu Türklüğünü bir bayrak altında toplamayı gözetmişlerdir. Anadolu’da Türk birliğinin temini işi de şüphesiz kolay olmamış, bu gayenin istihsali için umumiyetle Türk beylikleriyle de silâhlı mücadele gerekmiştir.



Her biri ayrı ayrı birer kıymet olan İlk padişahların kumandanlık, devlet adamlığı ve teşkilâtçılıkta gösterdikleri kudret ve maharetle Osmanlı devleti kuruluş ve emniyetini 1453 de tamamlamıştır. Daha devlet yeni teşekkül ederken askerî düzene verilen önem, kudretli hasımlar karşısında bile zaferlerin âmili; âdil ve lâyık idare de yabancı ırkların Türk hâkimiyetine kolaylıkla ısınmalarının sebebi olmuştur.



Yükselme devrinin ilk hükümdarı Fatih Mehmet 1453 de İstanbul’u aldığı zaman, Osmanlı ülkesi Anadolu’da Karamanoğulları arazisi hariç olmak üzere Kızılırmağın kaynak bölgesine kadar olan yerleri; “Rumeli’de de Trakya ve Bulgaristan’ın tamamını, Yunanistan ile Sırbistan’ın bir kısmını ihtiva ediyordu.



Binaenaleyh, bir buçuk asır süren kuruluş devri; Hristiyan ülkelerinde fütuhat, Anadolu Türklüğünü Osmanlı idaresinde birleştirme hareketleriyle birlikte, devletin gelişmesiyle mütenasiben esas kanunların, çeşitli devlet ve memleket kurum ve müesseselerinin ortaya konduğu ve inkişaf ettirildiği devirdir.
 
Üst Alt